Yolda Olmak: Bir Hizalanma Meselesi
Bazen, çok sevdiğimiz birine ya da hayatın akışına bazı sebeplerden dolayı geç kalırız. Aslında bu gecikme, henüz harekete geçmediğimiz o anlarda, kendi dünyamıza kapandığımızda başlar. Belki sadece kendi hedefimize, kendi odağımıza öylesine kilitleniriz ki; dışarıdaki sesleri duymaz oluruz. O hedefe vardığımızda, o etiketi aldığımızda “tam” olacağımızı sanırız. Bu büyük bir yanılsamadır; çünkü insan, o etiketin peşinde koşarken bazen onu asıl “insan” yapan değerlere; şefkate, sevgiye ve sorumluluklarına gözlerini kapatır. Bir şeyi başarmaya çalışırken, aslında başka şeylerin yıkıldığını fark etmek istemeyiz. Sorumluluklardan kaçarken aslında bir nevi bencillik halinin içine yuvarlanır; kulaklarımızı tıkarken aslında kendimizden de uzaklaştığımızı görmeyiz.
Ancak bir an gelir, o geç kaldığımızı fark ederiz. İşte o zaman içimizi bir pişmanlık kaplar ve kaybettiğimiz zamanı telafi etmek için nefes nefese koşturmaya başlarız. Burada iki sarsıcı gerçekle yüzleşiriz: Birincisi; biz durduğumuzda hayat durmaz, herkes kendi yolculuğunda akmaya devam eder. İkincisi ise, o kaygıyla çırpınırken aslında olduğumuzdan daha yavaş hareket ederiz. Bir bataklık gibi düşünün; ne kadar çok çırpınırsanız, o kadar dibe batarsınız. Kaygıyla kulaç atmak, dalgalara karşı nafile bir yorgunluktur. Oysa sakinlik ve soğukkanlılık, bizi suyun üzerinde tutan asıl güçtür.
O halde ne yapmalı? Önce o yorucu çırpınmayı durdurmalı ve derin bir nefes almalıyız. Kendimizi teselli etmeyi, bahanelerle oyalamayı bir kenara bırakmalıyız. Evet, belki de gerçekten geç kaldık. Bu gerçekle yüzleştiğimiz ve “İçinde bulunduğum durum bu, o halde sorumluluğumu %100 alıyorum; bu da tamam, bunu da kabul ediyorum” dediğimiz o an, aslında en büyük özgürleşmedir. Belki de bu kabule geçme kapısından geçmek; ancak o hatayı görüp yönümüzü asıl olana çevirdiğimizde, yani o samimi tövbe niyetiyle güvenli çıkıştan geçmeye karar verdiğimizde bize nasip olan bir lütuftur. Biz çırpınmayı bırakıp durumu tüm çıplaklığıyla kabul ettiğimizde, o boşa çekilen küreklerin yerini deneyimin verdiği olgunluk ve huzur doldurur. Burada kalbimizi ferahlatacak o kadim düsturu hatırlamalıyız: “Olanda hayır vardır.” Bu kabul, bir vazgeçiş değil; aksine her şeyin en hayırlı şekilde sonuçlanacağına duyulan o sarsılmaz güvendir.
Elbette kabule geçmek bir kapıdır; o kapıdan geçtikten sonra negatif duygulardan arınmak için emek vermek gerekir. Çünkü bazen bir şeyi aşırı bir hırs ya da kaygıyla istemek, ruhumuzda görünmez bir direnç oluşturur. Hangi duyguda dengeyi yitirirsek, orada akışa bir engel koyarız. Oysa teslimiyetle o ısrarı bıraktığımızda, nasibimiz olanın bize bir rahmet olarak akıp gelmesinin önündeki beşeri engeller de belki kendiliğinden kalkar. En nihayetinde bu bir yolculuk ve biz heybemizde yeni bir tecrübeyle, yolda olmaya devam ediyoruz. Bizimki sadece bu hayat okulunda haddimizce bir okuma gayretidir; nihayetinde yol da O’nun, nizam da O’nun… Allâhu a’lem, vesselam.
(© 2026 | Özlem İlkhan Bu metnin tüm yayın hakları yazara aittir. İzinsiz kopyalanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.)
