Sorumluluk ve Suçluluk: Bir Şeker Paketinden Sızan Hakikat
Geçenlerde bir market alışverişi sırasında, çocukluğumuzdan beri bildiğimiz o meşhur markanın damla sakızlı tofi şekerlerinden aldım. Avrupa’da yaşayan biz Türkler için raflarda memleketten bir tat bulmak, o aşina olduğumuz lezzetlere dokunmak her zaman çok keyiflidir. Eve gelip paketi açtığımda ise büyük bir hayal kırıklığı yaşadım; o çok sevdiğim damla sakızlı şekerlerin içeriğinde jelatin olduğunu fark ettim. Oysa markaya güvenmiş, “kalitelidir, bir yanlış çıkmaz” diye düşünerek almıştım.
O an ilk tepkim kızgınlık oldu. Hayal kırıklığıyla şekerleri çöpe boşaltırken içimden suçlamak geçiyordu: “Neden bunu ürettiniz, neden raflarınıza koydunuz, neden bize bunu satıyorsunuz?”
Bugün sürpriz bir ziyaretçim geldi. Sohbetimiz esnasında laf lafı açtı, konu buraya geldi. Ona bu şeker mevzusunu anlatırken, aslında kendi yaşadıklarımı da tekrar gözden geçirme ve üzerine tefekkür etme fırsatım oldu. Anlatırken birden bir şey fark ettim: Suçlamanın asıl nedenini kurcalarken, aslında özünde o markaya “gözüm kapalı” güvenerek, içeriğine hiç bakmadan “hop hop” yutmam yatıyordu. Evet, o anki iştahım ve dikkatsizliğimle yüzleşmek yerine dışarıyı suçlamak, o anki en kolay kaçıştı!
Sorumluluk almak ise; marka ne olursa olsun, içeriğini araştırmanın %100 benim sorumluluğum olduğunu kabul etmekti. İşte bunu fark ettiğimiz an, kurban rolünden çıkar ve dengeye geliriz.
Anlatırken derinleşmeye devam ettikçe şunu daha net gördüm: Suçlamak, aslında derindeki o ağır suçluluk duygusundan doğuyordu. Suçluluk duygusu ise, insanı hiçbir şeyle yüzleşmek zorunda bırakmadığı için başlangıçta pamuktan bir köşk gibi sahte bir güven alanı sunuyordu.
Belki tam bu noktada sizin de aklınıza şöyle bir soru geliyor olabilir: “Suçluluk gibi negatif görünen, can acıtan bir duygu nasıl olur da konforlu bir köşk gibi gelebilir?”
Aslında cevap çok yalın: Bizler, kendi içimizdeki o ağır suçluluk duygusuna bakamadığımız için dışarıyı suçlamayı bir savunma mekanizması olarak tercih ederiz. Sorumluluk almanın ve gerçekle yüzleşmenin vereceği o keskin sancı yanında, birini suçlamanın getirdiği sitem çok daha “hafif” ve “katlanılabilir” görünür. Birini suçladığımız sürece, kendi merkezimizde bir değişim yapmanıza gerek kalmaz; bu sahte konfor alanı bizi sorumluluk almanın o dönüştürücü sancısından korur.
Ancak bu durum aslında “başlangıcı tatlı, sonu acı bir zehirdir.” O pamuktan köşkün içinde güvende olduğumuzu sanırken, zamanla o pamukların aslında birer dikene dönüştüğünü ve kendi elinizle ördüğünüz bir hapishaneye hapsolduğunuzu fark ederiz.
Sohbet derinleşip bu farkındalıklar peş peşe dökülürken şunu da hissettim: Sorumluluk ve suçluluk, her ne kadar aynı harfle başlasalar da, biri insanı dengeye taşırken diğeri derin bir boşluğa çekiyor. Sorumluluk, ilk bakışta ürkütücü görünebilir. Bilinçaltımız “Burada tehlike var, yüzleşirsen acı çekebilirsin” diyerek bizi uyarabilir. Ancak bir kez cesaret edip niyetlendiğimizde, akışa teslim olduğunuzda, Yaradan’ın yardımıyla o yüzleşilmesi gerekenler bir bir aşılır.
Peki, bu zehri yemeden sorumluluk sapağına nasıl girebiliriz?
Her şeyden önce kararlılık, irade ve halis bir niyet gerekir. Sonu can yakıcı olsa da “kul olma” ve “insan olma” bilinciyle hareket etmeliyiz. Hata da yapsak, yanlış da yapsak, Yaradan’ın sonsuz şefkatine ve merhametine sığınmak yegâne çıkış yolumuzdur. Aslında mesele, Rabbimize duyduğumuz güveni gözden geçirmektir. Zaten Rabbimiz çok merhametli, çok affedici, çok şefkatli ve çok cömert… Eğer biz de bunun üzerine halis bir niyetle yola çıksak, tam bir kul gibi irade göstersek, işte o zaman bu yolculuk tadından yenmez olur; âli bir hâl, Aliyyül âlâ olur.
(© 2026 | Özlem İlkhan Bu metnin tüm yayın hakları yazara aittir. İzinsiz kopyalanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.)
